SİYASET

Prof. Dr. Zakir Avşar: ''Foncu Vurguncu mu?''

Türk İnternet Medya Birliği (TİMBİR) Yüksek İstişare Kurulu Başkan Vekili, Akademisyen ve Haber7.com yazarı Prof. Dr. Zakir Avşar, kaleme aldığı ''Foncu Vurguncu mu?'' adlı yazısında çeşitli değerlendirmelerde bulundu.

05 Ekim 2026 290 okunma 7 dk okuma
Prof. Dr. Zakir Avşar: ''Foncu Vurguncu mu?''

ANKARA - BHA

Türk İnternet Medya Birliği (TİMBİR) Yüksek İstişare Kurulu Başkan Vekili, Akademisyen ve Haber7.com yazarı Prof. Dr. Zakir Avşar, yazısında şu ifadelere yer verdi:

''Türkiye’de ortaya çıkan son fon tartışması görünürde belirli kişiler, belirli ilişkiler ve belirli finansal işlemler üzerinden yürüyen bir olay gibi değerlendirilebilir. Fakat meselenin toplumsal ve ekonomik boyutu bundan çok daha geniştir. Çünkü burada yalnızca “Kim ne yaptı?” sorusunu değil, “Vatandaş neden parasını bir fona yatırır?”, “Yatırım yapmak ile vurgunculuk arasındaki sınır nedir?”, “Devlet finansal piyasada nerede durmalıdır?” ve “Bir yatırımcı hangi noktaya kadar kendi riskinden sorumludur?” sorularını da sormak gerekir.

Bir fona para yatırmış olmak kişiyi vurguncu yapar mı? Böyle bir genelleme kabul edilebilir mi? Elbette insanlar tasarruf edebilir. Tasarruflarını enflasyona karşı korumak isteyebilir. Çocuklarının geleceğini güvence altına almak, emeklilik döneminde daha rahat yaşamak, konut almak, eğitim masraflarını karşılamak veya sahip oldukları sermayeyi artırmak isteyebilirler. Bunun için mevduata, yatırım fonlarına, hisse senetlerine, tahvillere, altına veya farklı yatırım araçlarına yönelebilirler. Ekonomik hayatın doğal akışı budur.

Sağlıklı bir ekonomik sistemde insanların birikim yapabilmesi ve bu birikimlerin finansal sistem aracılığıyla yatırımlara dönüşmesi ekonomik gelişmenin temel unsurlarından biridir. Tasarrufların üretime, istihdama ve yatırımlara aktarılabilmesi için de sermaye piyasalarının gelişmiş olması gerekir. Dolayısıyla vatandaşın parasını değerlendirme isteğini başlı başına şüpheli bir davranış gibi görmek ekonomik gerçeklikle bağdaşmaz.

Burada asıl ayrım başka bir yerde kurulmalıdır. Yatırım yapmak başka şeydir, başkasının güvenini istismar ederek haksız kazanç elde etmek başka şey.

Bir yatırımcı yüksek getiri elde etmek isteyebilir. Bunun için belirli ölçüde risk alabilir. Yanlış yatırım kararı verebilir ve parasının bir bölümünü hatta tamamını kaybedebilir. Bu durum piyasa ekonomisinin doğasında bulunan yatırım riskidir. Bir yatırımın zarar etmesi dolandırıcılık anlamına gelmez.

Fakat yatırımcıya gerçekte olmayan getirilerin varmış gibi sunulması, fon varlıklarının amacı dışında kullanılması, kişisel çıkarların yatırımcıların menfaatinin önüne geçirilmesi, sahte bilgi ve belgelerle yatırımcıların yönlendirilmesi veya finansal ilişkilerin güven mekanizmasını istismar edecek şekilde yapılandırılması bambaşka bir kategoridir.

Burada artık “yatırım riski” değil, hukuka aykırılık ve güvenin kötüye kullanılması tartışılır. Bu ayrımın yapılmaması fon tartışmasını yanlış bir zemine taşıyabilir. Çünkü finansal piyasaların varlık nedeni insanların risk almasını engellemek değil risklerin şeffaf, ölçülebilir ve denetlenebilir koşullar altında alınmasını sağlamaktır.

Yüksek enflasyonun olduğu bir ekonomide vatandaşın parasını elinde tutmak istememesi son derece anlaşılır bir durumdur. İnsanlar satın alma güçlerini korumaya çalışır ve birikimlerini değerlendirecek araçlar arar. Daha yüksek getiri elde etmek istemeleri de ekonomik açıdan olağandır.

Burada vatandaşın karşısına “Paranı değerlendirmek istiyorsan risk alıyorsun, başına gelenlerden sen sorumlusun” şeklinde basit bir yaklaşım koymak yeterli değildir.

Çünkü finansal piyasalarda bilgi asimetrisi vardır. Bir tarafta finansal araçları, mevzuatı, yatırım stratejilerini, portföy yapısını ve riskleri profesyonel düzeyde bilen kişi veya kurumlar bulunabilir. Diğer tarafta hayatı boyunca biriktirdiği parasını değerlendirmek isteyen sıradan vatandaş vardır. Bu iki tarafın bilgi, uzmanlık ve pazarlık gücü bakımından eşit olduğunu varsaymak gerçekçi değildir.

Devletin düzenleyici rolü tam da bu noktada önem kazanır. Devlet vatandaşın yerine yatırım kararı veremez. Hangi fonun kazandıracağını garanti edemez. Her yatırımın zararını da kamu kaynaklarıyla karşılayamaz. Fakat devlet yatırımcının karşısındaki finansal yapının kurallara uygun çalışmasını sağlamakla yükümlüdür.

Başka bir ifadeyle devletin görevi yatırım riskini ortadan kaldırmak değil hukuksuzluk riskini azaltmaktır.

Bu çok önemli bir ayrımdır. Çünkü devlet bütün yatırım zararlarını üstlenirse piyasa mekanizmasının temel prensiplerinden biri ortadan kalkar. İnsanlar yatırım kararlarının sonuçlarından tamamen bağımsız hale gelir. Risk kamusallaşırken kazanç özel alanda kalabilir. Bu ise sağlıklı bir finansal sistem oluşturmaz.

Fakat bunun karşı tarafındaki yaklaşım da kabul edilemez: “Yatırımcı kendi isteğiyle parasını verdi, ne olduysa kendi hatasıdır.” Eğer sistemde denetim eksikliği varsa, finansal kuruluşlar mevzuata aykırı biçimde faaliyet gösteriyorsa, yatırımcı yanıltılıyorsa veya kamu otoritelerinin zamanında müdahale etmesi gereken açık işaretler gözden kaçırılıyorsa mesele bireysel yatırım tercihinin sınırlarını aşar.

Devletin finansal piyasalardaki konumu ne piyasadan tamamen çekilmek ne de bütün piyasayı doğrudan yönetmek olmalıdır. Sağlıklı model güçlü düzenleme, etkin denetim, şeffaflık ve hesap verebilirlik üzerine kurulmalıdır.

Bir fonun hangi koşullarda faaliyet gösterebileceği, yatırımcıya hangi bilgileri vermesi gerektiği, fon yöneticilerinin hangi sorumlulukları taşıdığı, varlıkların nasıl korunacağı, bağımsız denetimin nasıl yapılacağı ve çıkar çatışmalarının nasıl önleneceği açık biçimde belirlenmelidir.

Daha önemlisi, bu kuralların kâğıt üzerinde bulunması yeterli değildir. Denetim mekanizmasının gerçekten çalışması gerekir.

Finansal piyasalarda en büyük sorun bir problemin ortaya çıkmasından sonra çok güçlü tepki vermek fakat problem ortaya çıkmadan önce gerekli sinyalleri yakalayamamaktır. Oysa modern finansal gözetimin temel amaçlarından biri erken uyarıdır.

Olağan dışı getiri vaatleri, açıklanamayan para hareketleri, fonun gerçek performansı ile yatırımcılara sunulan performans arasındaki tutarsızlıklar, ilişkili taraf işlemleri, olağandışı varlık transferleri ve yatırımcıların kararlarını etkileyebilecek eksik veya yanıltıcı bilgiler sistematik olarak izlenebilmelidir.

Devletin başarısı, skandal çıktıktan sonra kaç kişinin soruşturulduğuyla ölçülmemelidir. Daha önemli soru şudur: Bu olayın gerçekleşmesini mümkün kılan mekanizmalar daha önce görülebilir miydi? Eğer görülebilecek işaretler vardıysa, burada yalnızca suçu işleyen kişilerin değil, denetim sisteminin etkinliğinin de sorgulanması gerekir.

Bir başka hassas nokta da yüksek getiri beklentisidir. Toplumda zaman zaman yüksek getiri isteyen yatırımcıya karşı küçümseyici bir dil kullanılabiliyor. Sanki parasını büyütmek isteyen kişi otomatik olarak açgözlü veya fırsatçıymış gibi bir algı oluşturulabiliyor.

Bu da doğru değildir. Ekonomik hayatın temel motivasyonlarından biri sermayenin değer kazanmasıdır. Bir girişimci şirketinin büyümesini ister. Bir yatırımcı sermayesinin değerlenmesini ister. Bir çalışan birikiminin gelecekte daha yüksek bir ekonomik güvence sağlamasını ister.

Sorun yüksek getiri istemek değildir. Sorun yüksek getirinin hangi risk karşılığında ve hangi bilgilendirme koşullarıyla vaat edildiğidir.

Yüksek getiri düşük riskle birlikte sunuluyorsa yatırımcının özellikle dikkatli olması gerekir. Fakat bu dikkat sorumluluğunun bulunması, profesyonel finansal aktörlerin ve denetleyici kurumların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Finansal okuryazarlık önemlidir fakat finansal okuryazarlığı olmayan vatandaşın korunmaya değer olmadığı sonucuna varılamaz. Tam tersine finansal sistemin güvenilirliği  profesyonel kurumların sıradan yatırımcı karşısındaki bilgi üstünlüğünü kötüye kullanmasını engelleyecek mekanizmaların varlığına bağlıdır.

Burada bir başka toplumsal risk daha ortaya çıkıyor. Bir fon veya belirli bir finansal yapı hakkında ciddi iddiaların ortaya çıkması bütün fonların aynı kategoriye konulmasına yol açmamalıdır.

Çünkü bu yaklaşım finansal sistem açısından yeni bir problem üretir. İnsanlar yatırım fonlarından uzaklaşır, tasarruflarını sistem dışına çıkarır veya daha az şeffaf yatırım araçlarına yönelirse, ortaya çıkan güven kaybı ilk olaydan çok daha geniş bir ekonomik etki doğar.

Bu nedenle kamu otoritelerinin iletişim dili de büyük önem taşımaktadır. Suç şüphesi bulunan kişi veya kurumlarla ilgili soruşturmalar kararlılıkla yürütülmeli fakat bütün yatırımcıların, bütün fonların veya bütün finansal piyasaların aynı şüphe altında olduğu izlenimi oluşturulmamalıdır.

Hukuk kişiselleştirilmiş sorumluluk gerektirir. Kim ne yaptıysa onun sorumluluğu belirlenmeli ve suçun kapsamı, yöntemi, mağdurları ortaya konulmalı, deliller doğrultusunda hareket edilmelidir.

Finansal sistemin temelinde para kadar güven de vardır. Bir vatandaş bankaya, fona veya finansal kuruma parasını teslim ettiğinde aslında belirli bir güven ilişkisi kurmaktadır. “Paramı kurallara uygun şekilde yönetecekler” düşüncesi olmadan finansal piyasaların çalışması mümkün değildir.

Bu nedenle fon tartışmalarında kaybedilen para kadar kaybedilen güven de önemsenmelidir. Bir vatandaş parasını kaybettiğinde ekonomik zarar ortaya çıkar. Fakat vatandaş “Bu ülkede paramı hiçbir kuruma güvenerek değerlendiremiyorum” noktasına gelirse mesele çok daha büyük hale gelir.

Devletin burada yapması gereken güveni sloganlarla yeniden üretmeye çalışmak değil güveni kurumsal mekanizmalarla yeniden tesis etmektir. Şeffaflık, bağımsız denetim, etkin gözetim, hızlı soruşturma, hukuki hesap verebilirlik ve yatırımcı haklarının korunması bu mekanizmanın temel unsurlarıdır.

Bugün tartışılması gereken mesele, insanların neden fonlara yatırım yaptığı değildir. İnsanlar yatırım yapacaktır. Birikimlerini büyütmek isteyecektir. Daha iyi bir gelecek kurmaya çalışacaktır. Bu davranış ekonomik hayatın doğal bir parçasıdır.

Asıl soru şu olmalıdır:  Vatandaşın meşru tasarruf ve yatırım hakkını kullanırken güvenebileceği kadar sağlam bir finansal sistem kurabildik mi?

Eğer cevapta sorunlar varsa, tartışmayı vatandaşın yatırım tercihine yöneltmek kolaycılık olur. Vatandaşa “Neden yatırım yaptın?” diye sormadan önce sistemin sorumlularına “Bu yatırım ilişkisinin güvenli ve şeffaf olduğundan emin olmak için ne yaptınız?” diye sormak gerekir.

Devletin görevi vatandaşın yerine yatırım yapmak değildir. Vatandaşın parasını her koşulda kazandırmak da devletin görevi değildir. Fakat devlet vatandaşın parasının hukuka aykırı yollarla istismar edilmesini önlemek, piyasadaki bilgi ve güç eşitsizliğini dengelemek, finansal kurumların faaliyetlerini etkili biçimde denetlemek ve suç ortaya çıktığında hızlı ve adil biçimde müdahale etmek zorundadır.

Sonuçta yatırım yapmak ile vurgunculuk arasında çok büyük bir fark vardır. Tasarruf eden vatandaş ekonomik hayatın meşru bir aktörüdür. Risk alan yatırımcı ekonomik sistemin doğal bir parçasıdır. Fakat güveni istismar ederek başkasının parasını kendi çıkarı için kullanan kişi farklı bir kategoridedir.

Bu ayrımı koruyamazsak iki yanlış sonuca ulaşırız.Bir tarafta yatırım yapan vatandaşı haksız yere zan altında bırakırız ve diğer tarafta finansal sistemi kötüye kullanan gerçek sorumluların tartışmanın içinde görünmez hale gelmesine yol açarız.

Türkiye’nin ihtiyacı vatandaşın yatırım yapmaktan korktuğu bir finansal düzen değildir. İhtiyaç duyulan şey vatandaşın yatırım yapabildiği, riskini bildiği, bilgiye ulaşabildiği ve karşısındaki finansal yapının devlet tarafından etkili biçimde denetlendiğine güvenebildiği bir sistemdir.''

Kaynak: BHA

Paylaş X Facebook

Yorumlar 0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır. Hakaret ve reklam içerenler onaylanmaz.

SİYASET kategorisindeki diğer haberler

Sonraki haber yükleniyor…

Deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Detaylar için Çerez Politikası.

Marka Flower Çiçekçi